Bir İdealizm Sembolü Olarak Akif

Bu İçeriği Paylaş:

 

Bir İdealizm Sembolü Olarak Akif

İnsanlara çıkarı olmaksızın bir iş yaptırmanın bir hayli zor hale geldiği bir çağda merhum M. Akif Ersoy hafızalarımıza ve gönüllerimize kazınmış bir idealizm sembolü olarak karşımızda durmaktadır. Bu duruş o kadar yerini hak eden bir duruştur ki, eğer bir olgu olarak idealizm ve dava adamlığı, bu topraklardan bir insanla sembolize edilecek olsa ve bunu hak eden insanlar sıralansa bu isimlerin başında hiç tereddütsüz M. Akif Ersoy olacaktır.

Bu toprakların yetiştirdiği en büyük şair ve ediplerden biri olan Akif, Ankara’da Taceddin Dergâhında yazdığı ve İstiklal Marşı olarak kabul edilen “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiiriyle, edebiyat tarihimize adeta erişilmez bir anıt dikmiştir. Şiir, bu topraklarda en yüksek ve en anlamlı ifadesini Akif`in elinde bulmuştur. Bu anlamda şiir ve edebiyat O’na çok şey borçludur.

Akif öyle bir şairdir ki, şiirlerini okuyan herkes bir şekilde O’nun etkisine kapılmaktan kendini alamaz. Konular, kavramlar, olgular, eşyalar, insanlar vs ne olursa olsun onun şiirine konu olan her şey bir isyana, bir çığlığa, bir abideye dönüşerek tarih sahnesine çıkar. Bu yüzden olsa gerek Çanakkale’de savaşan Mehmetçik’i anlatırken ortaya koyduğu hayal gücünün ihtişamı herkesi kendine hayran bırakmıştır…

Bir mücadeleyi bu kadar canlı ve çarpıcı anlatan, böylesine gözler önüne seren, adeta onu destanlaştıran ve tarihe mal eden başka bir şiir var mıdır acaba? Yine, şehidi ve şahadet mertebesini bu kadar derinlikli ve anlamlı resmeden başka bir şair var mıdır? Bu yüzden olsa gerek, Şair Süleyman Nazif, `Çanakkale Şehitlerine` şiirini okuyunca şöyle der: `Allah`ın şehitleri olduğu gibi, şairleri de vardır." Sadece bunun için olsa dahi millet olarak Akif’e çok şey borçluyuz.  

Bin yıldan fazla süren bir medeniyetin bir taraftan iç dinamiklerin zayıflaması, diğer taraftan dış kaynaklı emperyalist emellerin ortaya çıkması sonucu zincirin son halkası Osmanlı İmparatorluğunun çözülmeye başladığı bir süreçte ortaya çıkmıştı M. Akif Ersoy. Yaşanan süreç kaçınılmaz olarak merkezi Anadolu olan bir kurtuluş mücadelesine dönüşmüştü.

Bu, oldukça zor ve çetin mücadelelerle dolu bir dönemdir. Osmanlının son dönemlerinde yaşanan yoğun toprak kaybı (neredeyse 30 kat küçülme) ülkede topyekûn beka ve güvenlik sorununa yol açmış, hatta toplum ve yöneticiler savaş gücü üstünlüğü olan Avrupalılar tarafından topyekûn Anadolu’dan sürülme ya da tüm erkek nüfusun savaşlarda yok olması korkusuna kapılmışlardır. Dahası, böyle bir durumun ortaya çıkması ihtimaline karşı bir taraftan alternatif yer arayışlarına girişenler olurken, diğer taraftan neslin devamının sağlanması gerekçesi askerlerin izin kullanmalarının en önemli gerekçelerinden biri haline gelmiştir.

Meclisin Kayseri’ye taşınmasının gündeme geldiği, manda tekliflerinin tartışıldığı, kısacası ülkenin üzerinde kara bulutların dolaştığı günlerdir. Herkesi, Türkiye’nin sonunun Endülüs’ün sonuna benzeyeceği korkusu sarmıştır. İşte böyle bir dönemde ortaya çıkan Akif, İstiklal Marşını yazmaya “Korkma” sözüyle başlayacaktır.  

Bu anlamda 1920 yılında yazılan ve 12 Mart 1921’in olağanüstü şartlarında, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin büyük bir onurla kabul ettiği “İstiklal Marşı, milletimizin en önemli millî mutabakat metnidir”. İstiklal Marşı, mecliste kabulü sırasında dört kez okunur ve her seferinde çok büyük alkış alır. Yapılan bazı araştırmalara göre, Büyük Millet Meclisinde, İstiklal Marşı’nın kabul edildiği oturum, Cumhuriyet’in kabulü oturumundan sonra en çok alkış alan oturumdur.

Çok açık bir gerçek var ki; eğer o günün şartları, milli mücadelenin heyecan ve coşkusu ile Taceddin dergâhının manevi havası ve Akif üçlüsü bir araya gelmeseydi, bir şekilde buluşmasalardı, İstiklal Marşı gibi bir şaheser ortaya çıkmayacaktı. Bunların herhangi birinin eksikliği durumunda ortaya çıkacak eser, kesinlikle aynı eser olmayacaktı. Bu tespit “Çanakkale Şehitlerine” adlı eser için de geçerlidir.

Nitekim İstiklal Marşıyla ilgili olarak, onu bizzat kaleme alan büyük şair daha sonra şöyle diyecektir. “O şiir bir daha yazılamaz… O şiir artık benim değildir; o, millete sunduğum en kıymetli hediyemdir”. “O benim değil, milletimin marşıdır” diyerek İstiklal Marşını en önemli eseri olan Safahat dahi koymamış, onun için konulan para ödülünü ise hayır kurumlarına ve orduya bağışlamıştır.

Bu anlamda Akif’i anlamak, onu anmaktan önce gelmelidir. Akif’i anlamak ve bu ülkenin çocuklarına, gençlerine anlatmak gerekir. Yaşamı, çok yönlü kişiliği, mücadele azmi, sorumluluk duygusu, samimiyeti, tevazuu ve son olarak dava adamı kimliği dikkate alındığında Türkiye ve dünya tarihinde tereddüt etmeksizin gençlere rol model olarak önerilecek Akif gibi çok az insan vardır.  

Mehmet Akif Ersoy, niçin büyüktür? Mehmet Akif Ersoy niçin hafızalara kazınmıştır? Niçin, “İstiklal Marşı” ya da “Çanakkale Şehitlerine” adlı eserleri her okunduğunda, tüylerimiz diken diken olur? Bunların çok iyi tahlil edilmesi gerekir. İşte bunları anladığımız zaman gerçekten Akif’in mirasına sahip çıkmış olacağız.

O gençliğinde ve öğrenciliğinde de her zaman gayretli ve öğrenmeye çalışan bir gençtir. Halkalı Ziraat Mektebini birincilikle bitirmişti. Güreşte okul birincisi, gülle atmada ise İstanbul birincisiydi. Kıyıcı Osman Pehlivan`dan güreş dersleri almıştı. İstanbul boğazını yüzerek karşıya geçecek kadar yüzme sporuna aşinaydı. Yine, aynı okulda üzerine kimseyi almayan Doru isimli bir ata binmeyi ve onu uysallaştırmayı başarmıştı. Lisan derslerinde, Arapça, Farsça, Fransızca ve Türkçe derslerinde hep okul birincisiydi.

Ziraat mektebinde okuduğu ve veteriner olarak mezun olduğu için fen bilimlerine hâkim olmanın yanı sıra, en azından üniversite öğrencilerine ders verecek seviyede edebiyata, sanata, gazeteciliğe, sosyal bilimlere, eğitim bilimlerine ve dini ilimlere de hâkimdi. Bu anlamda O, çok yönlü ve çok boyutlu bir insandı.

Ülkeler ve milletler yetiştirdiği büyük insanlar kadar büyüktürler. Büyük milletler ancak, büyük insanlar çıkarabilirler. Shakespeare, İngilizler için ne kadar önemliyse; Dante, Galile, Michelengelo İtalyanlar için ne kadar değerliyse; Tagor, Gandi Hintliler için ne kadar anlamlıysa; Kant, Hegel, Nietche Almanlar için ne kadar vazgeçilmezse, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev Ruslar için ne kadar unutulmazlarsa, Sokrates, Eflatun ve Aristo Yunanlılar için ne kadar kalıcıysa… Farabi, İbni Sina, Mevlana, Yunus Emre, H. Bektaşı Veli, Mimar Sinan ve Mehmet Akif de bizim için o kadar önemli, değerli, anlamlı ve vazgeçilmez olmalıdır.

Tarihte ve toplumlarda iki tür insandan sıkça söz edilir: Önemli insanlar ve değerli insanlar. Önemli insanlar genellikle kendilerine hafızalarda yer bulurken, değerli insanların makamı gönüllerdir. Önemli insanların önemi, genellikle mevkileri, makamları, rütbeleri ve paralarından kaynaklanırken, değerli insanlar; kişiliği, samimiyeti, fedakârlığı, yardımseverliği ve toplumsal katkılarıyla değerli bulunurlar. Önemli insanların makam ve mevkileri ellerinden çıkınca çoğu zaman önemleri de ortadan kalkar, oysa değerli insanlar, nerede olurlarsa olsunlar; ister fakir, ister zengin olsunlar; ister hayatta, ister ölmüş olsunlar; ister gadre uğramış, ister işkence görmüş olsunlar; hatta isterse ısrarla unutturulmaya çalışılsınlar hiç fark etmez. Onlar, bu gök kubbede bıraktıkları hoş bir sedayla daima hatırlanırlar ve hiçbir zaman değerlerinden bir şey kaybetmezler. Mehmet Akif, belki bazıları için çok önemli olmayabilir; ama o, bu toprakların yetiştirdiği çok değerli bir insan olarak bizim hafızamıza ve gönlümüze kazınmıştır.

M. Akif aynı zamanda gerçek bir Milli Mücadele kahramanıdır. Kurtuluş savaşı başlar başlamaz mücadelenin lideri M. Kemal Paşa ile istişare ederek Anadolu’ya geçmiş ve Milli Mücadele saflarında yerini almıştır. Yaptığı konuşmalar, yazdığı yazılar ve ortaya koyduğu mücadele aşkı ile Akif, milli mücadelenin ve zaferin adeta manevi mimarıdır.

Akif’in şairliğinden, sanatçılığından, kahramanlıklarından, fikir ve aksiyon adamlığından, sporculuğundan vs birçok özelliğinden bahsedebiliriz. Ancak onun en büyük meziyeti hiç şüphesiz ki davasına bağlılığı ve samimiyetidir. Onun davası ise erdemli bir toplum, özgür ve bağımsız bir ülke ve anlamlı bir dünya kurma davasıdır. Onun bir fotoğrafına bakmak onun samimiyetini anlamak için yeterlidir. Onun söylemiyle eylemi örtüşür, sözleriyle gözleri aynı şeyi ifade ederdi. Kalbiyle dili her konuda uyum halindeydi.Mehmet Akif, sadece bir teori insanı değildi. Söylediklerini yaşayan, iliklerine kadar hisseden ve samimiyetle bunları dile getiren bir insandı. Her zaman halkıyla iç içe olmuş, hiçbir zaman fildişi kulelerine ya da sırça köşküne çekilerek halkla arasına mesafe koyma eğiliminde olmamıştır.

Merhum Akif onlarca özelliğinin yanı sıra o tam bir gönül adamıdır. Bu yönüyle Akif, Mevlana, Yunus ve H. Bektaş-ı Veli gibi gönül adamlarımızın bu yüzyılda atan kalpleridir adeta.

                                     “Ağlarım, ağlatamam, hissederim söyleyemem…

                                     Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım.”

Bu güzelim toprakların yetiştirdiği en büyük şair, mütefekkir, mücadele ve gönül adamlarından biri olan Akif, yaşadıkları ve yazdıklarıyla hala milletimize örnek bir kişilik olarak hizmet etmeye devam etmektedir. Ve bu topraklarda istiklal, hürriyet, bağımsızlık, onur, erdem, tevazu ve mücadele var oldukça Akif’te var olacak; Akif var oldukça da bu olgular yaşamaya devam edecektir. Onun ızdıraplı, acılı ama onurlu yaşamı bu ülkenin erdemli insanlarının rehberi olacaktır.

Bir dostun ifadesiyle; bu ülkede, bir dava sahibi olmak, vatansever olmak, kalemini satmamak, onurunu açlığa tercih etmek, özü sözü bir olmak, inançlarından, değerlerinden vazgeçmemek, doğru düşünmek, aydın fikirli bir mümin olmak nasıl olur denildiğinde hep onu hatırlayacağız. Aydın kimdir, adam gibi adam nasıl olunur denildiğinde hep ona bakacağız. Adanmışlık nedir, inançlarına ve değerlerine bağlılık nasıl olur diye sorulduğunda hep onu işaret edeceğiz. Onurlu, erdemli ve anlamlı bir yaşam nasıl olur? diyenlere onu örnek göstereceğiz. Bir milletin İstiklal Marşının yazarına nasıl haksızlık edilir diyenlere, onun cenaze töreninde yaşananları ve istiklal marşının ruhunu hazmedemeyenlerin, istiklal marşı karşısına onuncu yıl marşını çıkarmaya çalışanları örnek göstereceğiz. Ve onu hep sevecek, çocuklarımıza öğretecek ve onu asla unutmayacağız. Ruhun şad olsun ey koca şair!

Bu İçeriği Paylaş:

Kitap Tanıtım

Detay Kapat